Pazar, Haziran 17, 2007

 

Kıyı Savunması Üzerine Notlar

Hakan Gürel

Kıyı Savunması, daha doğrusu kahverengi ve iç sularda operasyon konusu günümüzde deniz kuvvetlerinde gelecek projeksiyonlarını yapan ve doktrini oluşturan daireler ile burada şekillenen konseptlere göre geliştirme ve tasarım işlerini yürüten dairelerin başını yeterince ağrıtıyor.

Önce bazı tespitler:

1. Henüz daha soğuk savaş sonrası ve günümüzde esasen asimetrik tehditler çağı diye adlandırılan döneme ilişkin bir genelgeçer kıyı savunma doktrini kurulabilmiş değildir. Başta ABD olmak üzere, batı donanmalarında bu konuda hem büyük bir kafa karışıklığı vardır, hem de bu kafa karışıklığı maliyetleri şişirerek birçok projenin iptalini beraberinde getiren imalat fiyaskolarına neden olmaktadır...

2. Deniz kuvvetlerinde genel maksatlı firkateyn ve destroyer dönemi kapanmış görünmektedir. Bu konuda yeni proje yok denecek kadar azdır. Genel eğilim, mevcut platformların modernize edilmesi ve özellikle bölge hava savunma ve ileri komuta kontrol kabiliyetini haiz az sayıda platforma destek olarak kullanılmasıdır. Platform sayısı azalmakta tonajlar artmaktadır.

3. Orta ve büyük platformlarda genel olarak madde 3'te söz ettiğim gelişmeler yaşanırken, okyanusa kıyı ülkelerde ortaya çıkan OPV (karakol gemisi) ihtiyacı genellikle İngiliz River sınıfı tarzı hafif silahlandırılmış platformlar, İspanyol BAM sınıfı hafif silahlandırılmış (ama gelişime açık) platformlar, Alman K-130 Braunschweig sınıfı obez hücumbotlar ile karşılanmaktadır. Tüm bu platformların en önemli ortak noktası DSH kabiliyetinin olmamasıdır. Oysaki saydığım bu ülkeler arasında İngiltere ve Almanya kendi ülkelerinde envantere girmeyen DSH kabiliyetli korvet platformlarını mebzul miktarlarda ihraç ve/veya ortak üretim yoluyla müttefik donanmalara satmaktadır.

4. Merkez ülkelerinde ve geleneksel açık deniz donanmalarında OPV tercihinin genellikle hafif silahlandırılmış ve DSH kabiliyeti olmayan platformlarla sınırlandırılmasının temel nedeni, elbette Rusya kaynaklı bir denizaltı tehdidinin büyük oranda ortadan kalkmasıdır. Ancak, dizel elektrik tahrikli denizaltı tehdidi gerek Türkiye gibi merkez kıtanın saçaklarında bulunan ve sorunu sadece Rusya'dan ibaret olmayan ülkeler ile örneğin Güneydoğu Asya’da Malaka Boğazı'nda ve Hürmüz boğazında süre giden büyük stratejik kapışmaya taraf olan ülkeler için hala ciddi bir biçimde varlığını sürdürmektedir.

5. Yukarıda söz edilen ülkelerde birçok önemli korvet, karakol botu ve OPV projesi hayata geçirilmiş bulunmaktadır ve ilginç bir biçimde esasen kıyı savunması doktrini de merkez ülkelerce değil biraz da bu ülke donanmalarının deneyimleri ile şekillenecektir denebilir. Bu 'deney' dönemi, satıhtan satha füze kabiliyetli Komar botları deneyimi ile karşılaştırılabilir.

6. Öte yandan deniz kuvvetleri platformlarının büyük bölümünü kaybeden ancak yukarıda bazı örnekleri verilen sıcak stratejik noktalara sınırdaş bulunan Rusya gibi ülkeler de karakol botu, korvet ve OPV konusunda büyük bir atılım içerisindedir.

7. Kahverengi sularda operasyon gamına son dönemde asimetrik tehditlere karşı savunma ya da genel olarak Anayurt savunması adında yeni bir başlık eklenmiş durumdadır. Bu döneme ilişkin yeni konsept yukarıda da bahsedildiği gibi henüz oturmuş değildir. Ancak, tarihten bazı örnekler bize ışık tutmaktadır. İlk örnek, soğuk savaş döneminde Baltık denizinde süre giden denizaltı kovalamacasıdır. İkinci örnek ise, Kuzey Kore cep denizaltıları ile Güney Kore'ye yönelik konspirasyon operasyonlarıdır. Her iki operasyonda da karşı tedbirler, neredeyse münhasıran küçük ebatlı botlar tarafından alınmıştı. Öte yandan yine yakın geçmişte ABD Donanmasına ait Arleigh Burke sınıfı USS Cole destroyerine yapılan saldırı da asimetrik tehditlerin doğasına ilişkin önemli bir veri sağlamaktadır.

Kabaca yaptığımız bu tespitleri, kendi donanma doktrinimiz ile ilişkilendirmeden önce başka konseptleri de tartışmaya açmamız yerinde olacaktır: Ağ Merkezli Muharebe, Tümleşik Savunma, İleriden Savunma vb. vb.

Tüm bu konseptler, yurt savunmasının birbiri (hatta müttefik platformları) ile tam bir koordinasyon içinde operasyon yapabilecek, bilgi ve taktik resmi paylaşabilecek farklı görev, silah, sensör, denizde dayanım, menzil vb. kabiliyetleri haiz hava, kara ve deniz unsurlarını öngörmektedir.

Ülkemizde (konumuzla ilgili) ağ merkezli muharebe ve tümleşik anayurt savunması kapsamında gerçekleştirilen/planlanan/devam eden başlıca projeler aşağıdaki gibidir:

Karada Konuşlu Sensörler
1. Uzun Ufuk
2. Sahil Güvenlik sahil radarları
3. Türk Boğazları Gemi Trafik ve Bilgi Yönetimi Sistemi Projesi
4. Gemi Tanıtma Sistemleri

Hava Platformları
1. Deniz Kuvvetleri D/K uçakları (ATR-72 ve CN-235M-100)
2. Sahil Güvenlik D/K uçakları (CN-235M-100)
3. Barış Kartalı projesi (B-737 AEW MESA)

Yukarıda sözü edilen sistemler, ülkemizi çepeçevre saran sularda ve havada tüm hareketlerin izlenmesini, füzyon merkezlerinde değerlendirilmesini, olası tehditlere en uygun platformlarla mukabele edilmesini sağlayacak tümleşik bir sistemdir.

Deniz Kuvvetlerimizde bu yeni yapılanmaya ve en yukarıda sözü edilen tespitlere uygun suüstü platformları projeleri aşağıdaki gibidir:
1. MİLGEM Karakol ve DSH gemisi
2. 400 tonluk liman savunma ve karakol botu projesi
3. Deniz kuvvetleri üslerinin korunmasına yönelik (insansız suüstü karakol vasıtalarını da) içeren savunma projeleri (AFSUDES)

MİLGEM konusunda yapılan tartışmalarda bu platformlarımızın hava savunma yönünden yetersiz olduğu değerlendirmeleri sıkça yapılmaktadır. Konunun yetkilileri için ise bu tartışma oldukça tali bir tartışmadır. Zira MİLGEM projesi, kuvvet ve proje paydaşları için öncelikle ülkemizde savaş gemisi Ar&Ge, tasarım, imalatı ve entegrasyon vb. konularda köklü bir temel ve kapasite oluşturmaya yöneliktir. Anlaşıldığı kadarıyla platform gelişmeye açıktır ve dikine fırlatılabilen hava savunma füzeleri de dâhil olmak üzere birçok farklı silah ve sensörün ileride entegrasyonuna izin veren açık bir mimariye sahiptir. Tüm olasılıklar değerlendirilmektedir ve deniz kuvvetlerimizin belirleyeceği ihtiyaca yönelik modifikasyonlar ileride yapılabilecektir. Parantez açarak, bahse konu platformlarımızda bulunan RAM PDMS kabiliyetinin, bu ölçekte bir platform için yeterli bir nokta savunma kabiliyeti sağladığı belirtilmelidir. Ancak, bu platformlarımızın normalde genel maksat firkateynlerimizin operasyon yaptığı daha yüksek tehdit ortamlarında operasyon yapması planlanıyorsa, o zaman ESSM kabiliyeti aranacaktır. MİLGEM bu konuda tek örnek değildir. Benzer tehdit ortamlarına yönelik olarak şekillendirilen diğer korvet programlarında da (MEKO A-100, Kedah, Sigma I&II, Proje 20380 Stereguschy vb.) PDMS dışında bir hava savunma kabiliyeti -en azından şimdilik- bulunmamaktadır. Bahse konu korvet tasarımlarında SeaWolf, RAM, Kashtan, hatta Mistral sistemleri kullanılmaktadır.

400 tonluk karakol botlarımızın operasyon alanında hava savunma ihtiyacı bulunmamaktadır. Ancak, 40 mm Bofors Fast Forty iki namlulu baş topunun çok önemli niteliklerinden birisi de hem kara, hem de hava hedeflerine karşı (ki bunlar arasında seyir füzeleri de bulunmaktadır) etkili olabilmesidir. 40 mm top, parça tesirli mermilerin kullanılmasına izin vermektedir. Bu da doğrudan vuruş olmasa bile hasım füzelerine zarar verebilir. Ancak esasen 40 mm top, asimetrik tehditlere karşı iyi bir çözümdür. Limanda demir atan dost platformlara karşı hızlı suüstü deniz vasıtaları ile yapılacak saldırılarda, daha küçük çaplı toplar veya 12.7 mm makineli tüfek yeterli olmayabilir. Yine sahil güvenlik botlarımızda 40 mm top ile elde edilen deneyimin de bu seçimde rol oynadığı, kuvvetin bu çap toptan memnun olduğu ve konsepte uygun bulduğu değerlendirmesi yapılabilir.

Öte yandan, su üstü vasıtalarımızın hava savunmasını yukarıda kısa bir özetini vermeye çalıştığım ağ merkezli muharebe ve tümleşik anayurt savunması modeli içerisinde yeniden düşünmek gereklidir. Bu modelde, su üstünde SM-1, ESSM, Sea Sparrow ve RAM, kıyı ve yaklaşma sularında I-Hawk vd. füze sistemleri planlanmaktadır. Öte yandan, tümleşik sensör ve platformlarımz ile elde edilecek taktik resmin, hava savunma bakımından yüksek tehdit içeren bölgelere hangi vasıtalarımızın tevcih edileceği konusunda esasa dair bir yeri olacaktır. Muhtemelen Selanik açıklarında bir MİLGEM veya YTKB göremeyeceğiz.

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

 

Korvet Sınıfı Gemiler

Hakan Gürel
Ocak 2007

Not: yazının programlar hakkında özet bilgi, görsel malzeme ve karşılaştırma tablolarını da içeren MS WORD formatındaki orijinal formunu edinmek isteyenler, modushg@yahoo.com e-posta adresime başvurabilir.

Korvet sınıf gemilerin nasıl tanımlanacağı konusunda bir muğlâklık söz konusudur. Bunun bir nedeni farklı ülke donanmalarında ve dolayısıyla denizcilik geleneklerinde bu tipte gemilerin farklı şekillerde sınıflandırılmasıdır. Nitekim Türk Deniz Kuvvetleri tarafından korvet olarak sınıflandırılan A79 Aviso (d'Estienne d'Orves) tipi TCG Burak korvetleri, Fransa donanmasında firkateyn olarak sınıflandırılmaktadır.[1] Rus donanmasında, NATO kaynaklarında korvet olarak tanımlanan Grisha, Tarantul vb. sınıfı platformlar karakol botu olarak sınıflandırılmaktadır. Bu örnekler çoğaltılabilir.

İkinci bir neden, korvet olarak sınıflandırılmakta olan platformların deplasman, silah ve sensör yükü ve dolayısıyla görevlerinin çok geniş bir yelpazede yer alması olmalıdır.

“Korvet ve kıyı karakol gemisinin birçok ortak yönü bulunmaktadır, zira her ikisi de istisnalar olsa da genellikle 55 ilâ 100 metre boy ve 490 ilâ 2500 ton arasındaki gemilerdir.”[2]

Nitekim Hint Deniz Kuvvetleri envanterinde bulunan 485 tonluk Abhay (PAUK II) sınıfı korvetlerden, İsveç donanmasında yeni hizmete alınmaya başlayan 72+ metre boy ve 640+ tonluk Visby sınıfı korvetlere, Malezya’nın Kedah (MEKO® 100 RMN) sınıfı 91 metre boy ve 1650 tonluk korvetlerinden, Alman Donanması’nın yeni K–130 Braunschweig sınıfı 89 metre boy ve 1840 tonluk korvetlerine kadar oldukça geniş bir yelpaze söz konusudur.

Üçüncü bir tanımlama güçlüğü, ülkelerin iç ve dış politik nedenlerden ötürü platformlara korvet adını yakıştırmasıyla ilgilidir. Bu konuda kuşkusuz en son ve en iyi örneklerden birisi de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin A–200 Amatola sınıfı korvetleridir. 121 metre boy ve 3500 tonluk deplasmanları ve bu hacme uygun silah ve sensör sistemleri ile bahse konu platform aslında firkateyn tanımına daha uygun düşmektedir.

Korvet tanımı konusunda kanımızca aşağıdaki tanım yol gösterici olmaktadır:

“Korvetler, hızlı (25 knot veya üstü), iyi silahlandırılmış 700 ilâ 2000 ton deplasmanlı ve en çok bölgesel harekâtlar uygun olan gemilerdir. Korvetler genellikle orta tehdit düzeyinde harekât yapmak için gereken sensör, silah ve muharebe sistemlerinin yerleştirilebileceği en küçük platformlardır.”[3]

Her ne kadar hangi tip ve ebatta gemilerin korvet sınıfına dâhil edileceği noktasında birbirinden çok farklı tercihler söz konusu olsa da korvet sınıfı gemilerin geleceğin deniz muharebesinde ve deniz menfaatlerinin korunmasına yönelik barış zamanı görevlerde ne tür işlevler üstlenmesi gerektiği konusunda az çok bir fikir birliği söz konusudur.

Korvet Konsepti

20 yüzyılda yaşanan birçok muharebe ve bunların neticesinde uzun yıllar süren Soğuk Savaş dönemi 90’lı yıllarla birlikte ortadan kalkmış bulunmaktadır. Batı ve Doğu blokları arasında bir saflaşmaya dayanan dönemin deniz kuvvetleri yapısı bugün sürdürülebilir olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Nitekim her ne kadar savunma bakanlıkları ve kuvvet komutanlıkları koridorlarında memnuniyetsizlikle karşılansa da büyük donanmaları bulunan ülkelerde deniz platformlarında ciddi indirimlere gidilmektedir.[4] SSCB’nin çok sayıda balistik nükleer füze kabiliyetli denizaltısına (SSBN) karşı çok sayıda denizaltı savunma harbi kabiliyetli platform ile savunma, çok sayıda denizaltı ile caydırıcı karşılık arayan Batı donanmaları bugün bahse konu tehdidin ortadan kalkmasıyla birlikte yeni bir yapılanmanın eşiğinde bulunmaktadır.

Günümüzün tehdit senaryoları kuşkusuz Soğuk Savaş döneminden büyük farklılık arz etmektedir. Küçük ve orta ölçekli kıyı donanmalarının sahip oldukları çok sayıda küçük ve hızlı platform ile oluşturabilecekleri asimetrik tehdit, ABD’nin Arleigh Burke sınıfı Aegis destroyeri USS Cole’un karşılaştığı türden terörist tehditler ve giderek önem kazanan münhasır ekonomik alanda deniz yolları güvenliğinin sağlanması, kaçakçılık ve yasadışı ticaretle mücadele gibi meydan okumalar donanmaları yeni ve bu görevlere adanmış platformlara yönelmeye itmiştir.[5] Korvet veya açık deniz karakol sınıfı gemiler artık sadece küçük ve orta ölçekli donanmalar için öncelikli bir tercih değildir. Dünya çapında giderek artan denizyolu ticaret hacmi ve özellikle de hidrokarbonların ve yatırım ara mallarının ağırlıklı olarak deniz yolları üzerinden nakli bu bölgelerde etkin bir barış zamanı karakol kabiliyetinin tesis edilmesini gerekli kılmaktadır. Öte yandan tam olarak bu iş için tasarlanmamış olan büyük platformlar, karşılaştırmalı olarak çok daha büyük risklerle karşılaşabilmektedir. Dünyanın en modern su üstü vasıtalarından birisi olduğu teslim edilen Arleigh Burke sınıfı USS Cole örneğinde olduğu gibi limana bağlı olduğu esnada karşılaşılan bir terörist saldırıdan, mayın tehdidine, hatta yakın bir gelecekte cep denizaltıları kullanılarak terörizm ve kaçakçılık faaliyetlerine kadar geniş bir yelpazede kendine yeterli ve gerektiğinde sahip olduğu ileri iletişim vasıtalarıyla çeşitli hava, kara ve deniz unsurları ile ortak operasyon yapabilecek platformlara duyulan ihtiyaç kendisini ciddi anlamda hissettirmeye başlamıştır.

Günümüzde, kuvvet projeksiyonu ve kıyı sularda muharebe yeteneği özel bir önem kazanmıştır. Nitekim Batı donanmalarında alan hava savunma (AAW) ve C4ISR kabiliyetli büyük platformları (örneğin, ABD’de Arleigh Burke, İspanya’da Alvaro de Bazan, Almanya’da Sachsen, Hollanda da Zeven de Provincien sınıfı hava savunma destroyerleri) envantere almaktadır. Öte yandan, bahse konu platformlar oldukça pahalı platformlardır ve yeni tehdit senaryolarının gerektirdiği hızlı ve yaygın kuvvet projeksiyonunun gerektirdiği sayıda hizmete girmeleri olasılığı bulunmamaktadır. Bir anlamda, Batı donanmalarında toplam tonaj açısından bir artış söz konusudur, ancak bu artış platform sayısında görülmemektedir.

Bugün Batı donanmalarının belki de en önemli eksikliği, ağ merkezli muharebe felsefesine uygun olarak (gerekli Link sistemleri ile donatılmış) yeterli sayıda maliyet etkin platforma sahip olunmamasıdır. Yeni tehdit algılamaları dâhilinde Donanmaların, Sahil Güvenlik ve Sivil Denizcilik Kurumları ile ana yurt savunması problemlerine kısmi çözüm getirmeleri mümkünse de sözgelimi Hürmüz Boğazı, Baltık Denizi, Süveyş Kanalı, Nijerya açıkları ve Güneydoğu Asya gibi sıcak bölgelerde bu görev ve işlevi üstlenecek adanmış platformlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu platformlardan asgari olarak deniz karakol ve su üstü muharebe silah ve sensörleriyle donatılması, nokta hava savunma sistemlerine sahip olması ve tercihan denizaltı savunma harbi yürütebilmesi beklenmektedir.

Korvet sınıfı gemilerin hem Batı hem Doğu donanmalarında yeni görev tanımlamalarına uygun bir tasarım ve silah-sensör yükü ile devreye alınmalarında bir başka neden de salt su üstü harbi ve kısmi deniz karakol görevlerini üstlenen ve denizde kalış süresi ve ağır deniz şartlarında harekât kabiliyeti sınırlı hücumbot sınıfı botlar ile genel maksatlı firkateynler arasında bir platforma duyulan ihtiyaçtır. Zira hücumbotların yukarıda bahse konu edilen tehdit algılamaları doğrultusunda adanmış birer karakol gemisi olarak işlev üstlenmeleri birçok nedenden ötürü mümkün görülmemektedir.

Hücumbotların geleceğin orta ölçekli donanma doktrinindeki yeri bugün artık iyice tartışmalı bir hale gelmiştir. Aslında daha II. Dünya Savaşında konvansiyonel silahlar ve asli olarak torpidolarla donatılan hücumbotlar da kendilerinden beklenen görevleri yerine getirememişlerdi.

Her iki Dünya Savaşı’nda, 1914 – 1918 ve 1939 – 1945 yılları arasında kullanılan küçük taarruz botları hayal kırıcı bir performans göstermiştir. Alman Schnellboote (veya S-Botlar), Amerikan PT-Botları ve İngiliz Motorlu Torpido Botları (MTBs) efsanesi konusunda çok şey yazılıp çizilmiştir ama gerçekte bu dönemlerde yalnız tek bir savaş gemisi torpillenebilmiştir. Bu küçük savaş tekneleri, yüksek hızlarda (küçük ebatlarının sağladığı gizlilik niteliğini ortadan kaldıran) gürültülü motor sesi düşmana uyardığı için hava saldırılarına karşı inanılmaz ölçüde açıklardı.[6]

Hücumbotların, özellikle de küçük ve orta ölçekli kıyı donanmaları için yeniden önem kazanması satıhtan satha füzelerin devreye girmesiyle ilişkilidir. 1967 yılında İsrail Donanması bayrak gemisi Eliat destroyerinin, Mısır donanmasına ait Komar sınıfı hücumbotlar tarafından Styx satıhtan satha füzeleri kullanılarak batırılması bir dönüm noktası oluşturmuştur. Ancak bu dönem de uzun sürmemiştir; nitekim daha 1973 yılında Yom Kippur savaşında İsrail donanması unsurlarına karşı Mısır ve Suriye tarafından kullanılan 54 Styx füzesinden hiçbirisi İsrail elektronik karıştırma önlemlerini (ECM) aşarak hedefini bulamamıştır. Buna karşılık 3 Suriye ve 5 Mısır hücumbotu batırılmıştır.[7]

30 metrelik karşılaştırmalı olarak küçük denebilecek su üstü platformlarından ateşlenebilen satıhtan satha füzelerin doğurduğu tehdidin giderilmesi uzun yıllar Batı donanmaları için öncelikli araştırma sahalarından birisini oluşturmuş ve bu konuda elektronik karşı tedbir/karıştırma sistemlerinden (ECM), Phalanx, Goalkeeper, Meroka ve Türk Deniz Kuvvetleri’nde kullanılmakta olan Sea Zenith gibi namlulu yakın hava savunma sistemlerine (CIWS) ve en son olarak RAM gibi nokta savunma güdümlü füze sistemlerine (PDMS) kadar ilerleyen bir süreç başlamıştır.

Bu deneyimler ışığında hücumbotlar daha uzun menzilli satıhtan satha füze ve sensörler ile donatılmaya başlanmış, dolayısıyla da tonaj giderek artma eğilimi göstermiştir. Dünya çapında hemen bütün küçük ve orta ölçekli donanmaların, özellikle Alman, Fransız ve Rus hücumbotları ile donatıldığı bu dönemde satıhtan satha füzelerle donatılmış gemiler dikkate değer başarılar elde etmiştir.

Hint Donanması tarafından 1971 yılındaki Hindistan – Pakistan Savaşında ateşlenen 12 P–15 füzesinden 11’i Pakistan destroyeri Kyber, bir mayın tarama gemisi, birçok kargo gemisini batırmış ve Shah Jahan destroyerine hasar vermiştir. (…) Paracel Adaları yakınlarında meydana gelen bir muharebede Çin Halk Cumhuriyet’ine ait destroyerler çok sayıda HY-2 Styx füzesi ateşleyerek Güney Vietnam donanmasına ait Nhut Tao mayın tarama gemisini batırmış ve Tran Khanh Duh eskort gemisine hasar vermiştir.[8]

Ancak satıhtan satha füze ile donatılmış hücumbotların bir dönem sağladıkları avantaj artık çok geçerli değildir. Bunun temel nedeni, sınırlı hava savunma silah ve menzil kabiliyeti bulunan hücumbotların, helikopter konuşlu havadan karaya füzelere karşı sınırlı bir savunma kabiliyetlerinin bulunmasıdır. Nitekim Falkland/Malvinas savaşı döneminde Lynx helikopterleri ile kullanılan Sea Skua füzeleri, Arjantin Deniz Kuvvetleri’nin ARA Alferez Sobral destek gemisine ve birçok karakol gemisine büyük zarar vermiş, yine Westland Wasp helikopterleri ile kullanılan AS–12 füzeleri 25 Nisan 1982 tarihinde, yüzeyde yakaladıkları ARA Santa Fe denizaltısını savaş dışı bırakmıştır.[9],[10]

Donanmalarında benzer kabiliyeti devam ettirmek isteyen ülkeler, daha büyük tonajlı hücumbotlara yönelmiş bulunmaktadır. Alman Lürssen Werft tasarımı 57 metrelik FPB–57 sınıfı hücumbotların (Doğan, Rüzgâr ve Yıldız sınıflarından sonra) devamını oluşturan ve günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri hücumbot envanterinin de belkemiğini oluşturan Kılıç I ve II sınıfı hücumbotlar, deplasman ve silah-sensör yükleri ile korvet olarak tanımlanmaya yakın platformlar olarak kendilerini göstermektedirler. Ancak denizde lojistik destek olmaksızın kalış süreleri, çok maksatlı görev profillerinin olmaması (örneğin, denizaltı harbi yapma ve helikopter kabiliyetlerinin bulunmaması) bu platformların ideal birer karakol vasıtası olmadıklarının göstergesidir. Asli görevleri, düşman satıh gemilerine karşı ani ve hızlı taarruzlar gerçekleştirmektir. Hücumbotlar, pasif savunma önlemlerinin yanı sıra RAM nokta güdümlü mermili hava savunma sistemleri (PDMS) ile donatılmaktadır. Örneğin, Yunan Deniz Kuvvetlerinin Super Vita sınıfı hücumbotları, 76/62 mm Oto Melara Compacto topu ve MM–40 Exocet satıhtan satha füzelerine ek olarak, RAM PDMS ve iki adet 30 mm top ile donatılmıştır.

Ancak tüm bu önlemler, nokta hava savunma amaçlıdır ve temelde hücumbotların satıhtan satha muharebe kabiliyetlerini idame ettirme amacına yöneliktir. Bahse konu platformların eskort vb. görevleri yerine getirmesi bu silah ve sensör yükü ile mümkün görülmemektedir. Yukarıda izah edilmeye çalışılan yeni tehdit senaryolarında hücumbotların öncelikli bir yer edinmeyeceği değerlendirmesi yapılmaktadır.

Hücumbotlar, küçük ebatlarının getirdiği gizlilik niteliği ile düşman savaş gemileri ve deniz menfaatlerine sürpriz saldırılar geliştirmek üzere tasarlanmış, denizde kalış süresi ve ağır deniz şartlarında harekât kabiliyeti sınırlı olan platformlardır. Günümüz tehdit senaryoları içerisinde Ege Denizi gibi, sütre gerisinden taarruz düzenlenebilecek muharebe alanları dışında, özellikle de tanımları gereği açık denizde operasyonel etkinlikleri son derece sınırlıdır.

Öte yandan, firkateynler, hücumbotlara kıyasla yukarıda izah edilen tehditlere karşı daha iyi donanımlıdır. Nokta veya alan hava savunma füzeleri ve çok daha uzaktan hedef tespit, teşhis ve temas kabiliyetleri ile uzun yıllar donanmaların esas platformu olarak görev yapmışlardır.

Günümüze kadar, kıyı ve açık denizde karakol kabiliyetini ve su üstü, denizaltı ve hava tehditleriyle mücadele görevi ağırlıklı olarak firkateyn ve hafif firkateyn sınıfı gemiler tarafından yürütülmekteydi. Bugün bu alanda önemli değişiklikler söz konusudur. Soğuk Savaş döneminin denizaltı savunma harbi kabiliyetli platformları yerini daha az sayıda olmak kaydıyla hava savunma firkateynlerine bırakmakta, genel maksat firkateyn programlarında genellikle mevcut platformların modernizasyonuna ağırlık verilmektedir. Nitekim ABD donanması, FFG–7 Oliver H. Perry sınıfı firkateynleri ekonomik hizmet süreleri dolmadan hizmet dışına çıkararak ağırlıklı olarak müttefiklerine hibe etmiştir.[11]Üstelik, Batı donanmalarında, finansman ve konfigürasyon konusunda hala sorunları bulunan Fransız – İtalyan ortak girişimi FREMM dışında kayda değer bir genel maksat firkateyni çalışması da bulunmamaktadır.

Mevcut eğilimler ışığında, Batı donanmalarının az sayıda hava savunma destroyeri ve/veya firkateyni kalkanı altında modernize edilmiş genel maksat firkateyn platformlarını bir süre daha idame ettirecekleri anlaşılmaktadır. Aynı eğilim, Rus donanmasında da görülmektedir. Rus donanması da büyük parça gemilerini idame ve modernize ederken, Proje 20380 Stereguschy korvetlerine önemli bir iş yükü vermeyi planlamaktadır.[12]

Teknolojide ve özellikle de elektronik ve dikine fırlatılabilen füze sistemlerinde yaşanan gelişmeler firkateynden daha küçük boyutlardaki platformların benzer görevleri icra edebilmelerini sağlamaktadır. Üç boyutlu radar teknolojisi, optronikler, Geliştirilmiş Sea Sparrow Füzesi (ESSM) örneğinde olduğu gibi geliştirilmiş hava savunma kabiliyeti, minyatürize edilmiş çekili sonar sistemleri (TAS) gibi birçok muharebe sistemi korvetlerin boyutlarına ve dolayısıyla işletme maliyetlerine nazaran kabiliyetlerinin optimum seviyede tutulabilmesine izin vermektedir.

Öte yandan, özellikle de asimetrik tehditlere karşı gerekli donanıma sahip olma, düşman hatları gerisinde özel harekât yapabilme gereksinimine uygun görevler için de korvetler uygun platformlar olarak dikkati çekmektedir. Korvetler, bir yandan savaş döneminde genel maksat firkateynlerin üstlendiği göreve kısmen benzer görevler üstlenebilecek, bir yandan da barış ve düşük yoğunluklu savaş ortamlarında anayurt ve ulusal deniz menfaatlerinin korunmasında esas iş yükünü üstlenecek platformlardır.

Korvet sınıfı gemilerin önemini artıran bir başka husus da deniz harekâtlarında ağırlığın açık denizlerden (okyanus) kıyılara kayması olarak değerlendirilmektedir. Nitekim belli başlı donanmaların gelecek yatırımları da bu hususa ışık tutmaktadır.

Okyanus harekâtlarından ziyade kıyı harekâtlarına verilen ağırlık 161,3 Milyar Dolarlık bir pazar doğurmuştur. Bu pazarda önümüzdeki on yıl içerisinde 940 adet geminin satın alınması öngörülmektedir. Yakın vadeli projeksiyonlar 41,9 Milyar Dolar bedelli 264 gemiyi içerirken orta vadede 46,0 Milyar Dolar bedelli 301, uzun vadede 73,4 Milyar Dolar bedelli 375 geminin hizmete girmesi söz konusudur.[13]

Başlıca korvet programları

Dünya çapında birçok korvet programı yürütülmektedir. Bu projelerin büyük kısmı Avrupa, Güneydoğu Asya, Körfez Ülkeleri ve Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerde ele alınmakla birlikte Afrika ve Güney Amerika ülkeleri de korvet programlarına ilgi duymakta ve/veya korvet inşa projelerini hayata geçirmektedir.

Başlıca korvet programları ele alınırken, iyi silahlandırılmış 700 ilâ 2000 ton deplasmanlı ve bölgesel harekâtlar uygun olan, genellikle orta tehdit düzeyinde harekât yapmak için gereken sensör, silah ve muharebe sistemlerinin yerleştirilebileceği platformlar esas alınacaktır. Programlar, yapımcı ülke yerine, sistemlerin alıcısı olan ülkelerin içinde yer aldığı coğrafi bölgeler göz önünde tutularak sınıflandırılmıştır. 2000 yılında itibariyle uygulamaya geçirilmiş bulunan programlar dikkate alınmıştır. İspanyol BAM benzeri mevcut haliyle münhasıran kıyı karakol gemisi (OPV) olarak projelendirilen programlar sıralamaya dâhil edilmemiştir.

Avrupa
Almanya
K-130 F-260 Braunschweig
İsveç
YS-2000 K31 Visby
Polonya[14]
MEKO® A-100 Gawron II
Rusya
Proje 20380 Stereguschy
Türkiye
MİLGEM TCG Heybeliada

Güneydoğu Asya
Ülke
Sınıf
Endonezya
Sigma I ve II
Malezya
MEKO® A-100 RMN Kedah
Brunei
Nakhoda Ragam

Körfez Ülkeleri
BAE
Baynunah

Kuzey Amerika
ABD
LCS

Kaynaklar

[1] Türk Deniz Kuvvetleri için: http://www.dzkk.tsk.mil.tr/turkce/Platformlar/sinifBurak.asp; Fransız Deniz Kuvvetleri için: http://www.defense.gouv.fr/portal_repository/2109210208__0001/fichier/getData
[2] Corvettes Steaming Ahead, E. R. Hooton, Armada International, 6/2005, pp. 14-18
[3] Naval Systems Projections Database™, Definition of Vessel Types, AMI International,
http://www.amiinter.com/nspd_sample.html
[4] İngiltere'de yine askerler konuştu: Ordumuzu teneke ordu haline getirdiniz... Sir Alan West (em. Amiral), İngiliz Kraliyet Donanması, http://www.nethaber.com/NewsDetails.aspx?id=7535
[5] USS Cole’un uğradığı saldırının şeması için bkz. Ek 1.
[6] Corvettes: The Choice Platform for Regional Navies, CPT Cheng Ching Siang
[7] a.g.y.
[8] In perial on the sea: Surface combatants are facing more lethal anti-ship misiles, Lon Nordeen, Journal of Electronic Defense, 1 Ocak 2002.
[9] a.g.y.
[10] Weapons of the Falklands War, http://en.wikipedia.org/wiki/Weapons_of_the_Falklands_War .

[11] ABD’den hibe yolu ile alınan Oliver H. Perry gemileri, Gabya sınıfı olarak Türk Deniz Kuvvetleri’nde de hizmete girmiş bulunmaktadır. Hâlihazırda bu firkateynlerden envanterde 8 (sekiz) adet bulunmaktadır. Bu platformlar üzerinde, S-70B Deniz Şahini ASW helikopterlerinin harekât yapabilmesi için gövde uzatma işlemi ve ASIST sistemi uygulanmıştır; devam eden ve ağırlıklı olarak ulusal Ar&Ge ve teknolojiye dayanan Genesis projesi ile firkateynlerin savaş harekât merkezleri de modernize edilmektedir.
[12] Bkz. Proje 20380 Stereguschy Korveti Profil Ver.01, Hakan Gürel, Savunma ve Strateji Portalı, 19 Ekim 2006
[13] Littoral Warfare: Ships & Systems: From the Sea to the Land, Executive Summary, Stuart L. Slade, Forecast International
[14] Polonya’nın Gdynia Tersanesinde, Blomh & Voss işbirliği ile imalatı süren Proje Project 621/1 Gawron (MEKO® A–100) projesi hakkında açık kaynaklarda yeterli bilgiler bulunmamaktadır. Projenin uzadığı yönünde bir izlenim edinilmektedir.

Cuma, Nisan 27, 2007

 

Rusya AKKA Antlaşmasından Çekileceğini Açıkladı

Hakan Gürel

Ülkemizin içinden geçtiği hassas konjonktür dış gelişmelere olan duyarlılığımızı azaltmamalı diye düşünüyorum. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, görevinin sona ermesine yakın önemli bir açıklamada bulundu. Rusya, ABD'nin 'füze kalkanı' uygulaması çerçevesinde kimi Doğu Avrupa ülkelerine kara konuşlu anti balistik füze sistemlerini yerleştirme projesini protesto etmek maksadıyla AKKA antlaşmasından çekilmeliydi.

Basınımızda yer alan değerlendirmeler, bu konuda sağlıklı bir görüş oluşturmaya yeterli veri içermemektedir. Bu nedenle bazı soru ve olguları sıralayarak konuya daha sağlıklı bir biçimde yaklaşmak arzusundayım:

1. Rusya, bugüne kadar AKKA antlaşması gereği yükümlülüklerini yerine getirmiş midir? Putin'in açıklaması ne derece 'yeni bir gelişme' addedilebilir?

Rusya, AKKA antlaşması hükümlerini özellikle de Kafkasya ülkelerinden sınırdaşımız Ermenistan ve Gürcistan'daki askeri varlığı ile geçmişte zaten ihlal etmişti. Türkiye bu konudaki şikâyetlerini NATO nezdinde defalarca dile getirmiştir. Hâlihazırda, Gürcistan'daki askeri üslerini boşaltmak durumunda kalan Rusya, Ermenistan'daki askeri varlığında herhangi bir azaltmaya gideceği yönünde sinyal vermemekte, bilakis hem Ermeni, hem Rus cephesinden gelen açıklamalar askeri ilişkilerin artarak süreceğini düşündürmektedir.

2. Rusya'nın itirazı hukuken doğru mudur?

Rusya'nın, ABD'nin füze kalkanı projesi nedeniyle AKKA antlaşmasından çekilmesini haklı ya da meşru kılan herhangi bir hukuki dayanak bulunmamaktadır. ABD, Avrupa dışı bir ülke olarak bahse konu antlaşmaya tabi değildir. Yerleştirilen sistemler, öz-savunma sistemleridir; bu nedenle sistemlerin konuşlandırılması planlanan, örneğin Polonya gibi AKKA antlaşmasına taraf ülkeler için de bir ihlal söz konusu değildir.

3. Güvenlik Antlaşmalarından tek taraflı olarak çekilen tek ülke Rusya mıdır?

Hayır. ABD de 2002 yılında 1972 tarihli AB antlaşmasından çekilmişti. Dolayısıyla, ABD’nin pacta sund servanda (ahde vefa) ilkesi bağlamında moral bir üstünlüğünün olmadığı ortadadır.

4. Füze Kalkanı sistemleri yerleştirme projesinin kapsamı ve askeri hedefi nedir?

ABD, bahse konu kara konuşlu sistemlerden Alaska’ya 40, Kaliforniya’ya 4 ve Avrupa’ya (muhtemelen Polonya) 10 adet konuşlandırmayı planlamaktadır. Bir sistemin de Guam adasına yerleştirilmesi planlanmaktadır. ABD, Rusya itirazına yönelik olarak Avrupa konuşlu olarak kazanılmak istenen kabiliyetin esasen İran kaynaklı balistik füze tehdidine yönelik olduğunu dile getirmektedir. Bu yaklaşımın, salt Avrupa esaslı olmak üzere kısmen doğru olduğu öne sürülebilir. Bununla birlikte, büyük resim, başka bir deyişle Alaska’daki sistemler, SM–3/4/5 füzeleri ile Japonya’ya kazandırılmakta olan deniz konuşlu balistik füzelere karşı füze (ABM) kabiliyeti ve Guam gibi örnekler düşünüldüğünde bahse konu sistemlerin münhasıran İran’a karşı olduğu tezi çok geçerli görünmemektedir.

5. Füze Kalkanı sistemi Rus askeri çıkarlarını ne ölçüde zedelemektedir?

Gerçekçi bir değerlendirmeye göre, ABD savunma bütçesinin %5’i nispetinde olan ve ağırlıklı Sovyet döneminden kalma nükleer kabiliyeti idame ettirmeyi hedefleyen Rus savunma bütçesinin ABD ile bir karşılıklı silahlanma yarışından galip çıkması olası değildir. Öte yandan, bahse konu ABM sistemleri, Rusya’nın elinde bulundurduğu asli caydırıcı gücü bir ölçüde zayıflatmaktadır. Yine de esasen terminal aşamada kanıtlanmış füze imha kabiliyetinin NBC başlıklı balistik füze saldırısına karşı etkili olması (atmosfer dışında imha etmesi) beklentisi de henüz gerçekçi değildir. Başka bir deyişle, münhasıran ABM sistemleri Rusya’nın elindeki başlık, lançer ve silo sayısı düşünüldüğünde etkili bir önlem sayılamaz. Dolayısıyla, ABM sistemlerinin Rusya’nın NBC caydırıcılığını ancak ‘eser miktarda’ azaltmakta olduğu değerlendirmesi yapılabilir.

6. Füze Kalkanı sistemi Rus stratejik çıkarlarını ne ölçüde zedelemektedir?

Kanımızca bahse konu sistemlerin esas etkisi askeri kabiliyetlerinden ziyade görünür kıldığı stratejik saflaşmadan kaynaklanmaktadır. Bahse konu kabiliyetin daha önce önerildiği Türkiye, Romanya, Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde pek taraftar bulmadığı bilinmektedir. Bahse konu ülkeler her ne kadar Atlantik Antlaşmasının tarafı olsalar da doğrudan NATO askeri planlaması ile ilintili olmayan bir ABD mahreçli ABM kabiliyetini istememektedir. Öte yandan Polonya bu konuda başka bir örnek oluşturmaktadır. ABD’nin, soğuk savaşı sona erdiren ve Demir Perde’nin çöküşünü hazırlayan ilk ateşi tutuşturan Polonya ile özsel bir ilişkisi bulunmaktadır. Polonya’nın AB içinde esas Troya Atı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Sıkı Almanya bağları dahi ABD’nin bu ülke üzerindeki etkisini hafifletememiştir. Polonya’nın Irak konusunda ABD’ye verdiği destek unutulmamalıdır. F-16C/D, Oliver H. Perry sınıfı firkateynler vb. birçok ABD mahreçli savunma sistemi Polonya ordusu envanterine katılmış ve/veya katılmaktadır. Aynı cümleden olmak üzere Polonya, AB ile Rusya arasındaki enerji nakil antlaşmasına uzun süredir engel çıkartmaktadır. Başka bir deyişle, uzak-Atlantik yanlısı tutumu, AB ile Rusya arasındaki esasa dair bir bağın oluşturulmasına yönelik Alman-Fransız girişimlerini bugüne kadar bloke edebilmiştir. Bu bağın ne kadar önemsendiğine dair temel örnek olarak eski Alman Şansölyesi Gerhard Schroeder’in Gazprom’un danışmanlığına getirilmiş olması verilebilir.

Füze sistemlerinin Polonya’ya yerleştirilecek olması, bu ülkenin yukarıda kısaca özetlenen stratejik konumlanmasının ABD tarafından pekiştirilmesi olarak yorumlanabilir. AB ile kendisinin baskın olduğu bir enerji ilişkisi kurmak istenen Rusya’nın hayal kırıklığı kuşkusuz çok daha artmış olmaktadır. Ukrayna’nın da Polonya örneğini (stratejik anlamda) izleyecek olması öngörüsü kuşkusuz Rusya’yı daha sert bir savunma çizgisine itmiş bulunmaktadır.

Bu gelişmeler, temelde Alman stratejisinde lebensraum olarak adlandırılan ve Almanya ile Rusya stratejik bir mücadele sahası olan ülkelerin ABD çizgisine yaklaşmakta olduklarını düşündürmektedir. Böyle bir gelişmenin sonuçları Rusya ve belki Almanya açısından stratejik anlamda yıkıcı olabilir. Bahse konu bölge Avrasya kıtasının tam ortasında, Batı ile Doğu arasındaki temel fay kırıklarından birisinin üzerinde yer almaktadır. AB ile Rusya arasında ABD müdahalesi olmaksızın tesis edilebilen arasında pat durumu bölge dışı bir güç lehine bozulmaktadır.


Sonuç:

Tüm bu veriler ışığında, Rusya’nın AKKA antlaşmasından çekilmesi, Türkiye adına önemli bir jeostratejik meydan okuma yaratmamaktadır, zira Rusya zaten Türkiye’ye sınırdaş ülkelerde bu antlaşmayı ihlal içerisindedir.

Rusya’nın protestosunun etkili olabilmesi için iki temel koşul bulunmaktadır:
1. Rusya’nın ABD’ye karşı askeri olarak yanıt verebileceği bir bütçeyi idame ettirebilmesi ve
2. Rusya ile birlikte Lebensraum bölgesini kendi hinterlandı kabul eden Almanya’nın denkleme Rusya yanında ve bölge dışı güç karşıtı bir konumla dâhil olması.

Her iki koşulun gerçekleşme olasılığının eldeki veriler ışığında düşük olduğu değerlendirilmektedir. AKKA antlaşması Orta Avrupa açısından kısmen miadını doldurmuş, amacına ulaşmış bir antlaşmadır. Rusya’nın bu antlaşmadan çekilmesi stratejik bir dengesizlik yaratmaz. Rusya’da Putin’de sonra gelecek devlet başkanına verilen bir iç politika mesajı olarak da yorumlanabilir.

Çarşamba, Nisan 25, 2007

 

Yeni Dönem

Jeopolitik ve Jeostrateji bloğumda yayınldığım yazılara bir süre ara vermiştim. Bu süre içerisinde birçok dosttan eleştiri ve öneriler aldım. Bu doğrultuda bir yazı planı sunmaya karar verdim.

Yayına hazırladığım yazı temalarını paylaşmak istedim:

Savunma Tedarik Politikası...
MİLGEM...
Yeni Stratejik Açılımlar...

Saygılarımla
Hakan Gürel

Salı, Aralık 26, 2006

 

Yeni bir Macera mı? NATO, Kuzey Irak ve İran

Hakan Gürel

NATO, en basit ama en kapsamlı açıklama ile Atlantik ittifakının temel askeri örgütüdür. NATO?nun soğuk savaşın ardından Varşova Paktı gibi ortadan kalkmamasının temel nedeni de budur. Varşova Paktı?nın jeopolitik, döneme duyarlı ve ideolojik niteliğinin aksine NATO, doğrudan jeo-stratejik bir eksene dayanmaktadır. Eğer Varşova Paktı da jeo-stratejik bir eksene, örneğin Avrasya blokuna dayalı bir kurum olsaydı, bugün hala ayakta olacaktı. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin, yeniden Atlantik ittifakına dâhil olmaları, jeopolitik açıdan anlaşılabilir ama jeo-stratejik açıdan bir anomali olan bir dönemi sona erdirmiş bulunmaktadır. Bugün olup bitenleri anlayabilmek için stratejik açıdan yapılacak bir yorum, tek tek ülkelerin kendilerini asıl eksenlerine dönmeye çağıran jeo-stratejik daveti kabul etmeleridir. Bir başka deyişle, ?Bugün yaşadığımız geçiş dönemi, aslında bir yeniden yaratma ya da biçimlendirme süreci değil bir hatırlama sürecidir. Jeo-stratejik eksenler, ülkeleri özüne dönmeye çağırmaktadır.? Eski Varşova Paktı ve Doğu Bloku üyesi ?lebensraum? ülkelerinin hemen NATO?ya katılmaları, öte yandan aslen kuşak ülkeleri olan Ukrayna ve Güney Kafkasya ülkelerinin ise doğrudan üye olmamakla birlikte başka bağlarla (ör. BİO) ittifaka bağlanması bunun bir işaretidir.

Tüm bu girizgâh içerisinde ABD?den bir kez bile bahsetmemiş olmam ilginizi çekmiş olmalıdır. Zira NATO ve BM?nin ABD egemenliğinde örgütler olduğu konusundaki yorumları hiçbir surette paylaşmıyorum. Üstelik pratik hayatta aksi açıkça kanıtlanmış bu yaklaşımların, uzun süredir amansız bir Avrasyacılık baskısı altında kalan ülkemizde itibar görmesini de sizin de şikâyetçi olduğunuz ?geniş düşünmeme? eğilimi ile ilişkilendiriyorum. Bu konuya yeniden dönmeden önce NATO?nun dönüşümü konusuna bir özet yaklaşım getirmeliyim:

Günümüzde NATO?nun işlevinin artık kalmadığı yönünde birçok saygın görüş dile getirilmektedir. Öte yandan, NATO?nun değişen tehdit algılamalarına uygun yeni bir yapılanma ve tarz?ı hareket içine girmesi de önerilmektedir. Aslen 11 Eylül saldırılarını izleyen 2002 yılında Prag, 2004 yılında İstanbul ve 2006 yılında da Riga?da yapılan zirvelerde alınan kararlar da bu yönde önemli bir veri oluşturmaktadır. Operasyonel anlamda, NATO?nun Sırbistan ve Afganistan?da üstlendiği muharip rol, bu rolün Atlantik ittifakının geneli için kabul edilebilir olduğunu akla getirmektedir. Batı Avrupa ülkeleri tarafından gündeme getirilen, kâğıt üstünden donatılan, komuta kademesi ve birlik yapısı oluşturulan ve bugün Balkanlarda kısıtlı bir polis görevinden öte bir işlev üstlenemeyen EUFOR örneğinde olduğu gibi henüz rüştünü ispatlayamamış Avrupa mahreçli bir savunma ajansının da yakın ve orta vadede bir şansı olmadığı değerlendirilebilir. NATO, ortadan kalkmak bir yana dönüşümünü tamamlayarak hızla ittifakın isterlerine uygun bir yapılanmayı tesis etmektedir.

ABD ve NATO ilişkisi Atlantik ittifakının temel ilgi alanlarından birisi olmuştur. ABD soğuk savaş süresince NATO?nun açık ara en önemli bileşeni olmuştur. Soğuk savaş sonrasında, NATO?nun genişlemesi sürecinde yine ABD diplomasisinin ve küresel ağırlığının bir payı söz konusudur. Aslında, NATO?nun Atlantik ittifakının askeri örgütü olduğunu, bu örgütün askeri yeteneklerinin ise temel olarak ABD ve İngiltere?nin başını çektiği Anglo-Sakson dünyası ve yarı çevresi ile temsil edildiğini sanırım hepimiz paylaşmaktayız. Tüm bunlara rağmen 11 Eylül sonrasında ABD?nin NATO?ya tam olarak hâkim olabildiğini ileri sürmek olanaksızdır. ABD tarafından Irak?a düzenlenecek saldırı öncesinde Türkiye?nin hava savunma, hava erken ihbar ve kontrol ve NBC savunması gereksinimlerini karşılamak üzere NATO?dan talep edilen yardımın esasen Almanya, Fransa ve Belçika tarafından nasıl uzun süre engellendiği hatırlardadır. Bahse konu ülkeler, Türkiye?nin Kuzey Irak?a olası bir müdahalesi halinde gönderilen teçhizatın (4 AWACS, 5 Patriot ABM bataryası ve sair NBC timleri) derhal geri çekilmesi talebinde bulunmuşlardır.

İstanbul 2004 zirvesinde, NATO?nun Irak?ta bir görev üstlenmesi talebi tartışılmış ve Irak ordusunun eğitimi konusunda uzlaşıya varılmıştır. Buna rağmen, müttefiklerin ilgili karara dair yorumları son derece çeşitlidir ve asla ABD?nin arzu ettiği bir çerçeve söz konusu değildir. Bu konuda Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac?ın açıklamaları dikkatle okunmalıdır. Neticede NATO?nun Irak?ta kurumsal olarak değil, bazı üyeleri eliyle mevcudiyeti söz konusu olmuştur. Aynı zirve yine ABD isteğiyle Irak hükümetinde tartıştırılan Irak?a NATO askeri gönderilmesi talebinin de tarihe gömüldüğü zirvedir. NATO'nun örgüt olarak Irak'taki işi 1546 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı uyarınca Irak güvenlik güçlerinin eğitimiyle sınırlanmıştır. Türkiye?de Irak?taki güvenlik güçlerinin eğitimi konusunda NATO girişimine para (100 bin Euro) ve personel katkısında bulunmuştur. Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi vasıtasıyla da bu eğitime destek verilmesi planlanmaktadır. Bahse konu eğitim çalışmasının kapsamı üzerinden daha bir yıl geçmeden daraltılmış ve NATO personel indirimine gitmiştir. Bunun bir nedeni de Almanya ve Fransa?nın Irak?a askeri personel gönderilmesine itiraz etmeleridir.

Unutulmaması gereken başka bir gelişme de İtalya ve İspanya gibi ABD yanlısı politikalara imza atarak Irak?a asker gönderen NATO üyesi ülkelerin, hükümet değişiklikleri ve kamuoyu baskısıyla Irak?tan çekilmiş veya çekilme kararı almış olmalarıdır. Bu ülkelerin mevcut şartlarda Irak?a her ne şemsiye altında olursa olsun asker göndereceklerini beklemek çok da gerçekçi değildir. Aynı şekilde NATO?nun da bu amaçla kullanılmasına karşı çıkacakları bir tahminden öte gerçekçi bir öngörüdür.

Aslında, yukarıdaki somut gelişmeler ışığında, 11 Eylül sonra yaşananlar NATO ve ABD arasındaki ilişkinin ABD lehine gelişmek bir yana, bu ilişkinin zayıfladığını düşündürmektedir. Bunun bir göstergesi de ABD?nin NATO?yu soğuk savaş yıllarında olduğu gibi temel olarak kendi çıkarları doğrultusunda harekete geçirmekte zorlanmasıdır. Bu zorlanma halinden esas olarak ABD?nin Atlantik ittifakının bir üyesi olarak değil de tek-kutuplu dünya analizleri temelinde ülkelerine daha ileri ikballer arayan Reagan ve sonrası tek-taraflı ABD stratejileri sorumludur. ABD?nin Atlantik ittifakına üye ülkelerle danışma ve ortak karar alma mekanizmalarını dışlayarak adım atma eğilimini sürdürmesi, Irak?taki başarısızlığının da temel nedenidir. Şimdi burada bir küçük tez ileri sürebiliriz: Her ne kadar ABD, NATO ve genelde Atlantik ittifakı ile ters düşmeyi göze alarak Irak?ta bir harekâta girişmiş olsa bile ABD?nin başarısı ittifakın başarısı, başarısızlığı ise ittifakın başarısızlığı haline gelecektir.

Bugün ABD ve diğer ittifak üyelerini öncelikle aralarında kökten bir sorun bulunmayan alanlarda (örneğin Afganistan) ortak operasyon yaparak durumsal/dönemsel kilitlenmeyi çözme gibi taktik adımlar atmaya iten yegâne unsur da budur. Aynı nedenle ABD?deki yeni Muhafazakâr sultası önemli bir darbe almış ve ittifak üyeleri ile daha yakın bir ilişkiyi öngören çok-katmanlı ittifak düşüncesi daha fazla dile getirilir olmuştur. Başka bir deyişle, ABD?yi Irak?a sokan NATO olmasa bile paradoksal olarak ABD?yi Irak?tan çıkaracak güç NATO daha doğrusu Atlantik ittifakı olacaktır. Burada elbette yumuşak güçten söz ediyoruz. Bu çıkışın bir çıkış yolu ile ilişkilendireceği de muhakkaktır. Pekâlâ, bu nasıl bir çıkış olabilir? Öyle bir yol tarif edilmelidir ki hem Atlantik ittifakının enerji güvenliğini garanti altına alacak Batı yanlısı bir Irak yapılandırılabilmeli, hem bölgesel ülkelerin (bu anlamda özellikle İran, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan sayılmalıdır) Irak?ı etki altına almaları engellenebilmeli, hem de Avrasya bloku yeni dünya düzeninin yeni sınırları konusunda ikna edilebilmelidir. Kanımca Irak?tan çıkışın sacayaklarını oluşturan bu üç stratejik adımın koşulları henüz mevcut değildir.

NATO güçlerinin Irak?ta konuşlandırılması bu yönde atılacak taktik bir adım olabilir mi? Yine geniş açıdan bakalım. Bugün Türkiye?de dâhil olmak üzere Atlantik ittifakının Irak?ta en temel endişesi, Irak?ın bölünmesi değildir. Bölünen parçaların hangi ittifaklar ile bekalarını sürdürecekleri ve komşu ülkelere ve komşu ülkelerden Irak?a yönelik ne tür etkilerde yol açabilecekleri ve Atlantik ittifakının enerji güvenliğine ilişkin ne tür riskler veya yararlar oluşturabileceği konusudur. Burada özellikle mezhepsel ve ideolojik bağlar nedeniyle, Irak?ın Şii kesiminin İran, Sünni kesiminin Suriye ve El Kaide, Kürt kesiminin ise kendilerine hayat hakkı tanıyacak her unsur ile işbirliği yapma iradeleri mevcuttur. Irak?ı oluşturan üç güç odağından hiçbiri NATO?ya en azından koşulsuz destek vermemektedir. Bu bahisle, aslen NATO?ya evet diyen tek kesimin de Türk askeri olmadan NATO birlikleri gelebilir diyen Kuzey Iraklı Kürtler olduğu göz önünde tutulmalıdır. Başka bir deyişle, NATO, Irak?ta istenmemektedir. Hatta daha ileri giderek bir BM gücü dahi istenmemektedir. Buraya hangi şemsiye altında olursa olsun gönderilecek bütün birlikler, bu konuşlanma operasyonundan doğrudan rant elde etmeyecek kesimlerce işgâl güçleri olarak adlandırılacaktır.

Gelelim Türkiye?nin Kuzey Irak?a müdahalesi konusuna? Hem yetkililerce yapılan açıklamalar, hem de Güneydoğu sınırlarımızda yapılan büyük askeri yığınak Türk Silahlı Kuvvetleri?nin bir Kuzey Irak operasyonuna hazırlandığını düşündürmektedir. Bu yığınakla beraber özellikle de medyada ileri sürülen düşünceler dikkate değer özellikler taşımaktadır. Bir eğilime göre, sonunda Türkiye kırmızıçizgilerini yerle yeksan eden (Türkiye ve Irak içindeki) Kürt ayrılıkçığına gereken cevabı böylelikle vermiş olacaktır. Bir başka eğilim, bu kadar büyük bir yığınağın, salt Kürt ayrılıkçığına yönelik olduğunu düşünmenin ham hayal olduğunu asıl hedefin Irak?ın bölünmesini tescil edecek Kerkük referandumu öncesinde Kuzey Irak?lı Kürt yetkililere gözdağı vermek amacını taşıdığını ileri sürmektedir. Daha ileri görüşler arasında Türkiye ile İran arasında bir savaşın ilk kıvılcımları olarak gören eğilimler de söz konusudur.

Bu arada hâsıl olan tabloyu daha da karmaşık hale getiren birçok başka gelişme de söz konusudur. İran?ın PKK?nın İran şubesi olan PEJAK ile mücadele vesilesiyle Irak topraklarında operasyon icra etmesi; Suriye ve İran?ın bazı PKK militanlarını Türk yetkililere teslim etmeleri; Kuzey Irak?ta 100 bin peşmergeden oluşan ve teçhizat olarak esasen eski Irak ordusu donanımlarını kullanan bağımsız Kürt ordusunun teşkili çalışmaları? Bu manzumeye en son olarak da NATO?nun Kuzey Irak?a yerleşmesini öngören kerameti kendinden menkul Marshall raporu ve NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, eğitim verme faaliyetinin dışında NATO açısından Kuzey Irak'ta herhangi bir rol öngörmediğini belirten demeci eklendi. Bu ?borç çorbası? çuval operasyonunun tekrar gündeme getirildiği asparagas haberlerle şahikasına ulaştı.

Tüm bu ?reklâm kokan hareketler? bir analize esas kabul edilebilir mi? Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti?nin yetkili makamları Kuzey Irak konusunda bir karar alacaksa bu verilerle yetinmeli mi?

Medya ve sair kanallarla sık sık gündeme getirilen konuları analize dâhil etmek bir sonuç vermeyecektir. Ancak paradoksal olarak medyada çıkan her tür spekülasyon ve asparagas haberin konunun özünün kavranmasında esasa dair bir rolü vardır. Bahse konu haberlerin sadece içerik açısından değil, biçim ve zamanlama açısından da değerlendirilmesi yoluyla birbirini tekrar eden ?kamuoyu manipülasyonu? mekanizmalarının şifresinin kırılması mümkündür. Zira her manipülasyon girişimi aynı zamanda bu manipülasyonun yapılmasını vazgeçilmez bir gereklilik kılan altta yatan/saklı tutulan nedenlere ulaşmak için birer anahtar olarak kullanılabilir. Tam da bu nedenle psikolojik harekât icra edenlerin bu konunun uzmanları olması şarttır. İkinci olarak, gerçeklerle doğrudan karşılıklılık ilişkisi zayıf olan türden harekâtların foyası çok kısa sürede ortaya çıkar; örneğin, Irak?a müdahalenin Kitle İmha Silahları ile ilişkilendirilmesi yoluyla yürütülen psikolojik harekât, rıza inşa etme maksadıyla yola çıkmış olduğu halde, dünya kamuoyunu bahse konu Irak müdahalesine muhalif bir hale getirmiştir.

Bugün medyamızda yer alan haberleri kabalaştırma riskini göz önüne alarak aşağıdaki tür bir listede toplamak mümkündür. Bu liste bahse konu tartışmanın olmayan düzeyini anlamak için de yararlı olacaktır:

Kuzey Irak?a
- Gireceğiz
- Girebiliriz
- Girmeliyiz
- Girmemeliyiz
- Girmemelisiniz
- Girme hakkımızı saklı tutuyoruz
- Bu hükümetle girilmez
- Biz hayatta giremeyiz
- Siz hayatta giremezsiniz
- Girsek ne olacak
- Girmesek daha iyi mi olacak
- Girdik mi çıkmayız
- Bizi sokmazlar
- Bizi sokacaklar

Şimdi burada bir parantez açmak gerekir. Medya ve medya manipülasyonu derken salt adları dillere pelesenk olmuş gazete ve dergileri kastetmiyorum. Hatta bunlardan çok daha fazla olmak üzere, ?bağımsız gazetecilik?, ?özgür gazetecilik?, ?sansürsüz haber? vb. yaftaları kendilerine bayrak edinen internet haberciliğini de dikkate alıyorum. Bu kesimlerin bahse konu yığınağa ilişkin haberlerin yayılmasında ve kamuoyunun maniple edilmesinde ciddi bir rolleri olduğu kanısındayım.

Devam edersek, yığınağın olası amaçlarını konuşmak güzel, ancak yığınağın niteliğini ve bahse konu yığınak ile bağlantılı olarak gündeme getirilen sair iddiaları da analiz potasına koymalıyız.

200- 250 bin kişi sınıra yığıldı.
Kara Kuvvetleri Karargâhı Şırnak, Gabar dağına taşındı
İzinler kaldırıldı.

Bu üç haber de muhatapları ve bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmış haberler değildir. Askeri terim ve uygulamalara aşina olanlar için genelde bir tebessüm kaynağı olabilecek bu tür haberler, ne yazık ki hem kamuoyunda bazen öngörülemeyecek beklenti ve duygular yaratmakta, hem de yaratılan şehir efsanelerine artan inanç, makul ve mantıklı düşünme becerisine ket vurmaktadır.

Bu yığınak PKK için değil, 250 bin asker PKK için çok fazla yorumlarını yapanlar, yukarıda 1. maddede verilen haberi esas temel olarak değerlendirmektedir. Yorumlarını 2 ve 3. maddeler ile güçlendirerek operasyon iddiasının, tahmini maksat ve kapsamı konusunda sair tahmin ve iddialarla çıkagelmekte, daha sonra da münhasıran bu iddia ve tahminlere dayalı bir analiz silsilesi ile Türkiye?nin dış güçlerin maşası sıfatıyla yeni maceralara dolayısıyla da badirelere hazırlandığını dile getirmektedirler. Felsefede öncülsüz sonuç diye bir kategori vardır ve bu yorumlar da bahse konu kategoriye düşmektedir.

Burada bırakalım basını, ?fikri ve dimağı hür? herhangi bir Türk vatandaşının sorgulaması gereken birçok kapalı nokta söz konusudur. 200 ve 250 bin asker sayısı nasıl ortaya çıkmıştır? Birileri gelen-geçen askeri saymış mıdır? Kara Kuvvetleri Karargâhının Şırnak?a taşınmasına ne gerek vardır? 16. yüzyıldaki gibi, işgal ve/veya muharebe öncesinde komuta merkezini savaş alanına yakın bir otağa konuşlandırma gereği neden görülmüştür? Atalara ve geleneklere olan saygıdan ötürü mü? Kıbrıs Barış Harekâtı?nda Kara Kuvvetleri Karargâhı önce Taşucu, sonra Girne?ye mi taşınmıştır? Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde TAFICS, TASMUS, Link sistemleri, Birleşik ve Müstakil Harekât Merkezleri vb. vb. yok da posta güvercinleri ve tatarlarla mı iletişim sağlanmaktadır? İzinler neden kaldırılmıştır? Kara Kuvvetlerinde personel sıkıntısı mı vardır?

Bu tür iddia ve haberlerin sorgulanmaksızın kabul edilmesi salt entelektüel açıdan bir soruna işaret etmemektedir, eş zamanlı olarak vatanımızın kurucusu yüce Önder?in ?Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir!? düsturunun da ipliğini pazara çıkarmaktadır.

İlerlemeden şu hususları netleştirelim, Türk Silahlı Kuvvetleri, bölgesinde her tür operasyonu yürütebilecek imkân ve kabiliyetlere sahiptir. Bu imkân ve kabiliyetler arasında bizatihi kendi müttefikleri de dâhil olmak üzere bölgede ulusal güvenliğimizi tehdit edecek her tür adımı engelleme iradesi de yer almaktadır. Teknik açıdan bakılırsa, daha da ilginç sonuçlara varmak mümkündür:

Bölgede konuşlandırılan silah sistemleri nelerdir? Bu sistemler herhangi bir savaşta Türk Silahlı Kuvvetlerinin en ön safta görmek istediği sistemler midir, yoksa daha çok sınırlı bir operasyona ateş destek sağlama maksadına matuf ikinci hat sistemleri midir?
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kısa reaksiyon süresi ile operasyona hazır birlikleri hangileridir? Bu birliklerden hangileri bahse konu yığınağa dâhil edilmiştir?

Bu iki basit soruya verilmiş herhangi bir yanıt bulunmamaktadır. Olan biten sürekli asparagas haber yaptığı, kamuoyunu maniple ettiğini iddia ettiğimiz medyada çıkan birkaç haber, Kuzey Irak mahreçli ?sakın ha!? içerikli sayıklamalar ve ABD ?ama Atlantik ittifakı değil- kesin Irak?a müdahale edecek yollu uluslararası basında yayınlanan haber ve yorumlardan ibarettir.

Türkiye?yi İran veya Suriye ile savaş halinde resmeden hakim görüş, bu savaştan esas kârlı çıkacak tarafın Batı kapitalizmi olduğunu, bu adımın hemen ardından Türkiye?nin bölünmesinin gündeme geleceğini sıklıkla, hatta sıkıntı verecek sıklıkta dile getirmektedir. Suriye ve İran?a yönelik Atlantik ittifakı politikaları, bu ülkelerin dünya kapitalist sisteme entegrasyonlarını sağlamaya çalışan zaman zaman acımasız ve haksız politikalardır. Burada, şimdi İran ve Suriye?ye destek vermezsek bu politikaların bir gün bize de sirayet edeceği, Sevr?in canlandırılacağı şeklinde kehanette bulunanlar, ülkemizin zaten dünya-kapitalist sisteme çoktan entegre olduğunu, hatta G-8 demokratik ortak, G?25 üyeliği, NATO, AB vb. vb. kurumlar ile bu sistemin merkezine doğru geri dönülmesi zor bir yolculuğa başladığını ve jeopolitik ve jeostratejik olarak Türkiye?ye bu politikaları uygulamaya ?artık? gerek kalmadığını gözden kaçırmaktadır.

Geniş düşünmeye devam ediyoruz. Özellikle internet medyamızda yer alan ve buradan ağırlıklı olarak marjinal gazetelere sirayet eden görüşlere göre, Türkiye ile İran?ın arası bozulmak istenmekte ve Türkiye İran?a yönelik bir operasyona hazırlanmaktadır. Aklıma ilk olarak ?Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler ne zaman düzelmişti ki?? diye bir soru geliyor. Sincan olayından, Türkiye?nin zorla yetiştirdiği entelektüellerinin İslamcı süsü verilmiş insan müsveddelerinin bombalı eylemleri ile yitip gitmesi gibi popüler gündelik hayata damgasını vuran olaylardan veya 25 milyar dolarlık doğalgaz antlaşması esasen hangi koşullarla önerildiği gibi bir veriye sahip olmadığımız için yorum yapma şansımız da bulunmayan şehir efsanelerinden söz etmiyorum. Türkiye?de İran?a karşı ciddi bir kamuoyu oluşturma çalışmasının yapılmış olduğuna hiç şüphe yoktur. Bir zamanlar her tür yasadışı operasyonun üzerine atıldığı ?Yeşil? misali, İran da ülkemizdeki köktendinci kalkışmalardan doğrudan sorumlu tutulmuştur hatta bu durum mahkeme kararları ile sabit de olmuştur. Kim bilir belki de ülkemizde bir Hamasizasyon yaşanmaması da bu sayede sağlanmıştır.

Görünenin altına bakmak önemli bir sorumluluktur. Salt vizyonunuzun yeteceği yere veya işinize gelen yere kadar bakmak eylemi olarak tanımlanamaz. Türk medyasında İran konusunda yargısız infaz yapılmış olması gerçeği, İran?ın rejim ihraç eden bir ülke olduğu gerçeğini geçersiz kılmaz. Türk medyasında İran tukaka ediliyor görüşü doğru olmakla birlikte, son derece sathi bir değerlendirmedir ve daha derine yani jeo-stratejik temele inmek gerekir.

?İran, Türkiye ille ilişkilerinin normalleşmesini sözgelimi Türk girişimcilerin ülkesinde faaliyet göstermesini kolaylaştırmamaktadır. Bir yandan bize en yüksek fiyattan doğal gaz satmak, öte yandan kendi doğal gazının bizim üzerimizden Güneydoğu Avrupa?ya ulaştırarak stratejik gardını yükseltmek peşindedir. İran, şayet Azerbaycan üzerinde Türk yıldızları gösterisi yapılmamış olsaydı, Azerbaycan ve Türkmenistan aleyhine Hazar Denizini (Rusya ile arasında) parsellemek isteyen ülkedir. İran, Ermenistan ile Laçin koridoru aracılığıyla ticaretten nemalanarak, Türkiye ve Azerbaycan?ın Ermenistan ablukasını etkili ve fiili olarak kıran ülkedir. İran, Şii Suriye azınlığı, Şii Irak çoğunluğu üzerinden Ortadoğu?da Türkiye?yi güneyden kuşatma planlarını etkin olarak hayata geçirmeye devam ettirmektedir ve bu siyasi gücünü nükleer silahlarla kalıcılaştırmak için de yoğun çaba sarf etmektedir. İran Türkiye?nin gerçek anlamda stratejik rakibidir. Ancak tüm bunlara rağmen ve tam da bu nedenle İran ile Türkiye arasında savaş çıkma olasılığı tarihin de gösterdiği gibi çok düşüktür.

?Yaşadığımız jeopolitik dönem, tabiri caiz ise at izi ile it izinin birbirine karıştığı, mazlumların dahi eziyet edecek başka bir mazlum bulabildiği, küresel iktidar savaşının kendisini türlü türlü tahakküm, tahammül stratejileri ile sürdürdüğü bir dönemdir. Türkiye elbette mazlumun yanında yer almalıdır. Türkiye elbette küresel politikaların gayri insani bir hatta ilerlemesi karşısında, en azından bu sürece ortak olmayarak ahlaki sorumluluğunu yerine getirmelidir.

Ancak Türkiye, sık tekrar ettiğim şu soruya da bir cevap vermelidir:

Türkiye nükleer silahları envanterine katmış, etki alanı Kafkaslardan Doğu Akdeniz?e ulaşan bir İran ile yaşamaya hazır mıdır?

Türkiye, Doğu Akdeniz?in kapısını İran ile tutan, Rumlarla olan stratejik ortaklığını devam ettirerek KKTC üzerinde stratejik baskı oluşturan, daha dün olası bir Türk Yunan, Türk-Ermeni savaşına karşı Yunanistan ve Ermenistan ile askeri işbirliği anlaşmaları imzalayan, dün olduğu gibi yarın da Türkiye?nin toprağına ve suyuna göz dikme olasılığı bulunan bir Suriye ile yaşamaya hazır mıdır??

Türkiye?nin bu tehditlere karşı koymak için NATO veya başka bir güçten icazet almaya ihtiyacı var mıdır? Türkiye, ne zaman NATO?nun besleme çırağı olmuştur ki bugün çıkıp sırf NATO istedi diye İran ile savaşa girsin? Türkiye?de ulusal çıkarlarımızı hafife alacak veya ihmal edecek görüşlerin iktidar olma olasılığı vardır. Ancak, bu ayıba devlet mekanizmasının da -Türk Silahlı Kuvvetleri dâhil olmak üzere- eklemleneceği öngörüsü son derece yanlış bir yakıştırmadan ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti, çok daha ağır badireler atlatarak kuruluşunu tamamlamış ve yüzyıllardır devam eden bir devlet geleneğini uhdesinde toplamış bir devlettir. Ülkemizin, Kurtlar Vadisi: Irak filminde resmedildiği şekilde don lastiğini bile dışarıdan alan bir ülke olarak ele alan yorum ve yaklaşımların kime faydası vardır bilmek mümkün değildir, ancak iki şey katidir: Türkiye?ye bir faydası yoktur ve bahse konu fikirlerin sahipleri görünenin altına bakalım derken apaçık ortada olan gerçekleri algılama, ayırt etme ve dikkate alma yetilerini hızla kaybetmektedirler.


Perşembe, Aralık 21, 2006

 

Özrü Kabahatinden Büyük

Hakan Gürel
22.12.2006

Sn. Faruk Zabcı, Basın Konseyi nezdinde 19 Aralık 2006 tarihinde yaptığım başvurunun ardından, Hürriyet Gazetesi'nin 20 Aralık 2006 günkü nüshasında aşağıdaki açıklamayı yayınladı:

"Baskın fotoğrafları internet sitesinde

20 Aralık 2006 Süleymaniye baskını fotoğraflarından bu konuyla ilgili kitap yazan Michael Todd sayesinde haberim oldu.

Baskında Türklerle birlikte tutuklanan İngiliz Michael Todd, 3 yıldır Amerikalı askerlerden resim ve malzeme topluyordu. Fotoğrafları bana o gösterdi. Todd bununla ilgili bir kitap yazıyordu ve baskında bulunan Amerikalı tim komutanının kardeşiyle yazışıyordu. Todd?un aracılığıyla Amerikalı tim komutanının kardeşine ulaştım. Kardeşi sayesinde de tim komutanıyla bağlantı kurdum. Günlerce e-mail ile yazıştık. Röportajı geçtiğim Nisan ayında yayına hazırladım. Fakat daha ayrıntılı bir dizi yapabilmek için Todd?un kitabını tamamlamasını bekleme kararı aldık. Ancak, emekli Korgeneral Köksal Karabay, televizyon programına çıkınca, Hürriyet Yazıişleri yaptığım röportajı ve baskın fotoğraflarını yayınlama kararı aldı. Bu arada da, bana verilen fotoğrafların baskına katılan bir Amerikalı asker tarafından açılan internet sitesine konulduğunu öğrendim. Dolayısıyla, Türk gazetelerinde ilk kez yayınlanan Türk timine baskının fotoğrafları,

http://webpages.charter.net/andymonk/daniel6.html

sitesinde de yer alıyordu."(2)

Bu açıklamada yazarın özrü kabahatinden büyüktür. Bir kere bu fotoğraflar bildiğimiz kadarıyla Türkiye'de ilk olarak 13 Kasım 2005 tarihinde Açık İstihbarat adlı web-sitesinde, Sn. Hüseyin Mümtaz tarafından ?Atma Hamidiye Atma? başlıklı makalede yayınlanmış(1) ve akabinde birçok forumda dile getirilmiştir. Ancak Sn. Zabcı ile Açık İstihbarat sitesinde bahse konu fotoğrafları yayınlayan Sn. Hüseyin Mümtaz ya aynı tercüman ile çalışmaktadırlar ve bu tercüman Kirkuk sözcüğünün Türkçe karşılığını Süleymaniye zannetmektedir ya da yaratılan şehir efsanesine Sn. Faruk Zabcı inanmış ve devam etmiştir.

Ama bu kez de Michael Todd kitap yazıyordu ben de onu bekledim açıklaması havada kalmaktadır. Sayın Zabcı'nın fikri mülkiyet haklarına olan derin bağlılığından mı, yoksa Sayın Michael Todd'un kişisel dramına duyduğu özsel sempatiden mi kaynaklandığı belirsiz bu 'bekleme' halinin ne tür bir gazetecilik anlayışı ile uzlaştığını anlamak mümkün değildir.

Hemen belirtelim ki bu fotoğrafların fikri mülkiyet hakları Sn. Michael Todd'a ait değildir. Fotoğraflarda görülen ABD'li askerin ağabeyi olan Andy Monk'a aittir -zira onun web-sitesinde yayınlanmıştır. Şu halde Sn. Zabcı'nın fikri mülkiyet haklarına derin bağlılık gibi bir gerekçesi yoktur. Michael Todd'a sempati konusuna gelince; her yazıldığında yüksek tiraj garantisi verecek, Türk vatandaşlarının uzun zamandır cevap bekledikleri ve ulusal güvenliğimizle ilgili önemli bir konuda Sn. Zabcı'nın yazı yazma, röportaj yayınlama isteğinden (hatta görevinden) bu sempati nedeniyle imtina etmesi makul bir gerekçe olamaz. Sn. Zabcı "daha ayrıntılı bir dizi yapmak için" Bay Todd'un kitabının basılmasını beklemiş. Yani gazetecilik titizliği ve ayrıntıseverliği mi? Teyit etme gereksinimi mi? Hiç inandırıcı değildir.

Bay Zabcı'dan devam edelim: Yazar, "Bu arada da, bana verilen fotoğrafların baskına katılan bir Amerikalı asker tarafından açılan internet sitesine konulduğunu öğrendim." diyor. Yani tesadüfe bakın ki Sayın Zabcı'ya verilen fotoğraflar, bu sitedeki fotoğraflar ile aynı. Sayın Zabcı haberinde bu fotoğrafların yanına ne yazdığını unutmuş olmalı, biz hatırlatalım: "Adının açıklanmasını istemeyen, ancak ismi belirtilmeden resminin yayınlanmasına izin veren 26 yaşındaki Amerikalı tim lideri..." Yani, Sayın Zabcı bu askeri tanıyor. Madem tanıyor neden daha sonra kendisinden bir yabancıymış gibi bahsediyor: "bana verilen fotoğrafların baskına katılan bir Amerikalı asker tarafından açılan internet sitesine konulduğunu öğrendim." Hangisinden başlasak? Siteyi açan baskına (hangi baskına?) katılan asker değil, ağabeyi, bu bir. İkincisi, fotoğraflar baskına katılan bir asker tarafından konulmuş diyor. Yani başka bir asker demek istiyor, benim konuştuğum değil, oyunbozanlık eden bir üçüncü şahıs. Oysaki tekrar edersek (biz tekrardan sıkılıyoruz ama kendisi sıkılmıyor) bu fotoğraflar Daniel Monk adlı askere ait ve onun ağabeyi tarafından bir siteye anı maksadıyla konulmuş. Kimsenin Sn. Zabcı'yı atlatma gibi bir niyeti yok. Herşey ortada.
Eğer Zabcı sözlerinde samimi ise ve daha ayrıntılı bir dizi hazırlama uğruna elindeki fotoğrafları ve röportajları bekletmiş ise elinde başka resimler de olmalıdır. Gazetecilik meslek ilkeleri, gazetecilerimize ellerindeki kaynakları açıklamama hakkını tanımaktadır. Burası kesindir. Ancak Sayın Zabcı bu sitede olmayıp da baskına (yani Süleymaniye baskınına) ait olduğunu iddia ettiği tek bir başka fotoğraf yayınlamış değildir ve yayınlayacağı da yoktur.
Sn. Zabcı devam ediyor: "Dolayısıyla, Türk gazetelerinde ilk kez yayınlanan Türk timine baskının fotoğrafları?" Oysa bu fotoğraflar Kasım 2005 tarihinde önce Açık İstihbarat sitesinde sonra burayı kaynak olarak gösteren sair internet sitelerinde yer almıştır. Gerçekten de bu fotoğrafların ilk kez Türk gazetelerinde yayınlanmış olma onuru Hürriyet Gazetesine ait olabilir. Ancak, bu fotoğrafların altyazıları, Daniel Monk adlı asker tarafından açıkça Kerkük olarak belirtmiş olmasına rağmen değiştirilmiş ve Süleymaniye olarak yayınlanmıştır. Bunda bir onur yoktur. Bu yanıltmaca haberden sonra Basın Konseyi nezdinde yapılan başvurudan sonra da devam etmiştir. Gazetecilik meslek ilkelerinin ağır bir ihlali söz konusudur. Sayın Zabcı, hala daha bu fotoğrafların baskına ait olduğunu iddia etmektedir. Herhangi bir baskına değil, Süleymaniye baskınına... Bu bilgi teyit edilmiş bilgi değildir. Aksine, ters yönde bulgular mevcuttur.

Sayın Zabcı, haberinin altına atılan okuyucu yorumlarını ve bu haberi hazırlama biçimi ve metotları ortaya çıkınca kendisi ve gazetesi hakkında dile getirilen bazıları ağza alınmayacak kadar kaba yorumları bir sansasyon yaratma ve popülarite kazanma vesilesi olarak görüyor olabilir. Ben utanıyorum. Bu türden bir popülariteyi de ne kendisine, ne de gazetesine yakıştıramıyorum.

Her fırsatta ordumuzun, siyasi iktidarın, gazetelerimizin vatan hainliği ile suçlanmasını, suçlanmasına ortam hazırlanmasını ülkesini çok seven bir vatandaş olarak kaldıramıyorum. Hiçbir kişisel ikbal arayışının bu metotları haklı çıkarabileceğine inanmıyorum. Basın Konseyine yaptığım başvurunun ciddi takipçisi olacağımı ilan ediyorum. Bu yazdıklarıma hak verenleri de bana destek vermeye çağırıyorum.

Dipnotlar:
1. Hüseyin Mümtaz, ?Atma Hamidiye Atma?, Açık İstihbarat Sitesi, 13.11.2005
http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=103

2. Baskın fotoğrafları internet sitesinde, Faruk Zabcı, Hürriyet Gazetesi Internet Nüshası;
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5645429.asp?gid=112&srid=3428&oid=1&l=1



Önemli Not:

Yazıda sık sık referans verilen ve Sn. Faruk Zabcı tarafından Hürriyet Gazetesinin 19 Aralık 2006 tarihli nüshasında ve daha öncesinde 13 Kasım 2005 tarihinde Sn. Hüseyin Mümtaz tarafından yayınlanan makalede Süleymaniye'deki Türk Özel Birliklerine yapılan saldırının fotoğrafları olduğu iddia edilen fotoğrafların bulunduğu
http://webpages.charter.net/andymonk/daniel6.html
sitesi bilinmeyen nedenlerle yayından kaldırılmış bulunmaktadır. Bu zamanlamanın ilginç olduğu değerlendirilebilir. Ancak isteyenler aşağıdaki adresten kaşe bellek bilgilerine ulaşabilirler:

http://209.85.135.104/search?q=cache:CjQDzMXL898J:webpages.charter.net/andymonk/daniel6.html+%22andymonk%22&hl=tr&gl=tr&ct=clnk&cd=17

Salı, Aralık 19, 2006

 

Basın Konseyine Başvuru

Bugün (19 Aralık 2006) tarihli Hürriyet gazetesinde Faruk Zabcı imzalı "Özel Haber: Gözcülerini Satın Alıp Türkleri Avladık" haberi ile ilişkili olarak Hürriyet Gazetesi, Basın Konseyi ve Genelkurmay Başkanlığı nezdinde başvuruda bulundum. Neden mi? Aşağıda ayrıntıları bulabilirsiniz...

* * *

Basın Konseyi Yüksek Kurulu
Halaskargazi caddesi No:212, Kat:7,
Osmanbey-İstanbul

19 Aralık 2006


İlgi: Hürriyet Gazetesinde 19 Aralık 2006 tarihinde yayınlanan "Gözcüleri satın alıp Türkleri avladık" adlı Faruk Zabcı imzalı haber hk.


Sayın Kurul Üyeleri,


Hürriyet gazetesinde bugün (19 Aralık 2006) tarihinde yayınlanan "Gözcüleri satın alıp Türkleri avladık" adlı Faruk Zabcı imzalı haber, hepimizin dikkatini çekti. Aşağıda sıraladığım nedenlerle bu haberin Basın Meslek İlkeleri?nin 4, 6 ve 12. Maddelerini ihlal ettiği kanısındayım.

Bu haberde 04.07.2003 tarihinde Süleymaniye'deki Türk özel timine baskın yapan ABD timinin komutanı olduğu iddia edilen eski asker ile röportaj yer almakta. Her ne kadar bugüne kadar hiç rastlanmamış olsa da bu askerin fotoğraflarının yayınlanmasına izin verdiği anlaşılıyor. Bir atlatma haber havası yayılmaya çalışılıyor.

Bu röportajda ABD askerlerinin Türk özel timinin gözcülerini para ile satın aldığını, askerlerimizin TV seyrederken gafil avlandığını, hiçbirinin şansının olmadığı yazılmış. Haberde geçen bir ifade aşağıdaki gibidir:

?Baskın anı
Amerikalı askerler ve Kürt peşmergeler tarafından Türk timine
baskın sırasında çekilmiş bir fotoğraf. Tam teçhizatlı ABD askerinin sırtında
roketatar elinde ise otomatik tüfek var. Baskını anlatan ABD?li tim komutanı
2004 Temmuz?unda Irak dönüşü ordudan ayrılmış.?
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5638118.asp?m=1&gid=112&srid=3428&oid=2



Hâlbuki bahsedilen fotoğraflar, http://webpages.charter.net/andymonk/daniel6.html adresinden alınmıştır ve Süleymaniye'deki baskınla uzaktan yakından alakaları bulunmamaktadır.

Yukarıdaki siteden öğrendiğimiz kadarıyla fotoğraflarda görülen asker Daniel Monk isimli bir piyadedir. Fotoğraflar da, Türk özel timine ait olduğundan şüphelenilen ancak boş çıkan Kerkük'teki bir eve yapılan baskında çekilmiştir. Resim altı yazılarından bu durum açıkça ortaya çıkmaktadır:

- Daniel and his squad mates raiding a Turkish Special Forces Hideout in Kirkuk - July 4th 2003
- Daniel and his squad mates after finishing the capture of Turkish Special Forces - July 4th 2003
- Daniel on the roof of the Turkish Special Forces Hideout after the raid - July 4th 2003
- Daniel says he is 'hunting for Saddam' - July 2003

http://webpages.charter.net/andymonk/daniel6.html

Kaldı ki yukarıdaki site içeriği ve fotoğrafları hiçbir surette resmen veya bağımsız çevrelerce doğrulanmış değildir. İçeriği değiştirilmeden de olsa kullanılmadan önce teyit edilmeleri gerekirdi. Araştırmacı gazetecilik ilkeleri bunu öngörmektedir.

Sn. Faruk Zabcı doğrudan açık kaynaklardan alınan ve altında açıkça başka bir konuya ilişkin olduğu anlatılan fotoğrafları içerik olarak değiştirerek, kamuoyunu yanıltıcı, yanlış bilgilendirici ve yönlendirici bir tarzda kullanmıştır. Bu fotoğraflar, yazdığı haberi kanıtlayan görüntüler olarak sunulmaktadır. Fotoğraflar ?düzmece? olunca haberin güvenilirliği de eş ölçüde sarsılmaktadır. Bu durum, basın meslek ilkelerinin açık bir ihlalidir kanısındayım.

Çuval konusunun ülkemizdeki hassasiyeti göz önünde tutulursa Sn. Zabcı?nın haberinin askeri ve istihbarat literatüründe dezenformasyon ve psikolojik harp olarak geçen bir fiilin sınırlarında dolaşmakta olduğu görülebilir. Gazetecilerimizin ve basının ülkemizde giderek akla aykırı bir biçimde yükselen özelde AB ve ABD karşıtlığı ve genelde Batı karşıtlığı karşısında halkımızı akılcı bir eleştiri noktasına getirme noktasında önemli bir katkıları olabilir. Ancak bu haber bunun tam tersini amaçlamış izlenimini vermektedir. Nitekim Hürriyet gazetesinin internet sayfasında ilgili haberin altına yazılan yüzlerce yorum nasıl bir ruh haletine ortam sağlandığını göstermektedir.

Sn. Zabcı bu haberin kendi popülaritesini ve gazetesinin sansasyon yaratma kapasitesini güçlendireceği ön-varsayımında bulunmuş olabilir. Ne var ki bunun bedelini halkımız ödememelidir. Ülkemizin ?Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir!? gibi bir düsturu vardır. Ne var ki bu haber bilimsel ve eleştirel bir düşünce yerine ülkede infial ruh hali, paranoya ve aşırı tepkisellik yerleştirmeyi düşünenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bu anlamda da ulusal güvenlik açısından da problemlidir.

Öte yandan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve en gözde birliklerinin, düzmece haber ve fotoğraflarla bu tür bir aşağılama ve dezenformasyona konu edilmesinin basın etiği, yurtseverlik ve sair en ufak bir insani ve ulusal değer ile açıklanması da mümkün değildir.

Bu duruma işaret eden ve haberi eleştiren bir arkadaşımızın yorumu Hürriyet Gazetesinin haber altı okur yorumları bölümünde yayınlanmadığı gibi, üyeliği de silinmiştir. Bu nedenle sadece Sn. Faruk Zabcı değil, okur yorumlarını değerlendiren kişilerin de uyarılması gerektiği kanısındayım. Bu başvuru yazısının bir benzerini, Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi'ne göndermiş bulunuyorum. Bir kopyasını da konunun doğrudan muhatabı olduğuna inandığım Genelkurmay Başkanlığı?na göndereceğim.


Saygılarımla,
Hakan Gürel


This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Listed on 
BlogShares